Ateş düşmediği yeri ne zaman yakacak?

 

 

Basın camlı köşklerinde insanına o kadar yabancılaştı ki. Her haberde kazadan sel felaketine kadar aynı kalıp sözcüklerle aynı tümceler. Ama biri var ki dayanması çok zor: “Ateş yine düştüğü yeri yaktı...”, “Yedi ana daha ağladı...” Her seferinde içimizden soruyoruz: Ateş düşmediği yeri ne zaman yakacak?
Kapitalizmin bireyci ideolojisi öyle zehirlemiş ki beyinleri, şehitlerin acısı yalnız anaların yüreğini yakıyor.
Vatana gazetelerin ikinci sayfasında ve teleli dedikodu programlarında adı sık geçen (hiçbirini belleğimde tutamamışım, özür dilerim...) “eğlence” (belki de dağıtma demek daha doğru. Kapılarda yıkıla yıkıla, bipli bipli nara ata ata nöbetçi gazetecilere yakalandıklarında eğleniyorlar gibi bir halleri yok çünkü...) mekanlarından bakınca:
-Gabar dağında üç Mehmetçik vurulmuş, vur patlasın çal oynasın.
-Hatay’da dört polis kurşunlanmış, “Halimem yandan yandan”.
-Çukurca’da iki astsubay mayına basmış, “oyna şıkıdım şıkıdım...”
Bu yıkılası düzende ateş, yoksulun ocağına düşüyor. Hep “yedi yoksulun anası ağlıyor.”
Holding televizyonlarından çok iyi duyuyoruz, izliyoruz; onların hisse senetleri var, yoksulların da vatanı! Cemal Süreya’nın kulakları çınlasın, bir de “Kızkulesi’nin düş getiren pay senetleri...”

Hani terör yetmiş milyonun meselesi idi?
Öyle değilmiş, “şehidin anasının” meselesi imiş, ağlayan yedi ana imiş.
Çözümü mü?..
Çok basit: Ateş düşmediği yeri yaktığı gün!
Yedi ananın değil, 25 milyon ananın babalarla birlikte ciğerinin yandığı gün...

Hazreti Muhammed’in yöneticileri
Memleketimin bir ilinde 250 gr. kıyma dağıtılıyor torbalarda. Kadınlarım birbirini eziyor. Çıkarken yüzlerini kapatıyorlar başlarındaki o bembeyaz örtüleriyle.
Esas utanması gerekenler nerede?
Hazreti Muhammed’in çok anlamlı hadisleri var:
“Yöneticileri yoksul ölen milletler zengin olur, yöneticileri zenginleşen milletler de yoksullaşır.”
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Sizden biri bir haksızlık görürse bunu eliyle düzeltsin veya diliyle ikaz etsin...”
“Haksızlık yapan bir yöneticinin karşısında hakkı savunurken ölen kişi gerçek şehittir...”
“Bu güne kadar kime borcum varsa; gelsin alsın. Kime kırbaçla vurduysam, işte sırtım; gelsin sırtıma vursun ve hakkını alsın...”
Bir de Müslümanlığı dillerinden düşürmeyen BOP Eşbaşkanlarına, Çankaya’nın sözleşmeli personeline bakınız, boğaz sırtlarında sıra sıra villalar, şehzadelere gemicikler, sultan hanımlara pırlanta yüzükler, off shore bankalarında milyarlarca dolarlar.
Milletin payına?
Açık hava sofralarında iftar çorbacığı, seçim dönemlerinde sadaka torbacığı.
Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar hak yiyorlar. Sormaya kalkanın vay haline...!

 

Şırnaklı kardeşim

Şırnak’tan 40 yıllık eski bir dostumuzla konuştum. Bölgesinde lider idi. Yaşamı boyunca Kürt-Türk kardeşliğini savundu, siyasi mücadelesini verdi. Bazen bana diyor ki “Bak, ben senin abinim ama sana abla diyorum. Doğu Perinçek çıkınca seni şikayet edeceğim, hep ben arıyorum, sen hiç aramıyorsun...” Arada tatlı tatlı tartışırız; arada dertleşiriz. Ama hep birliğin çözüm yollarını ararız. Kardeşten öte sıcak.
Geçen gün telefon ettiğinde referandumu sordum:
“BDP ‘hayır’ çıkacağını düşündüğü için boykot diyor. Sandığa gidenler de ‘evet’ diyecek.
Ama halk artık bıktı. BDP’yle en fazla iki yıl sürer. Mitinglerine gidenler azaldı. Korkudan gidiyorlar. İki sefer kepenk kapatma oldu. Herkes çok tedirgin. Ekonomik sıkıntı çok büyük, herkes perişan. BDP belediyeleri ağzına kadar doldurdu. Paralar geliyor ama nereye gidiyor belli değil. Kimse de soramaz. Ama taş üstüne taş koymadılar. Ne elektriğimiz var, ne suyumuz.
AKP de yanına çekmek için kurumlara işe alıyor. O da sigortalı filan değil, sözleşmeli hademe, temizlikçi.
İnan, öyle ki burada durum; halkın aklına yatan derdine derman olacak bir güç olsa hemen ona geçer. Herkes bıktı artık.”
Bilmediğimizden değil, ama memleketimizin bu parçasından böyle canlı canlı anlatınca nasıl yüreğim yanıyor.
Bakın yazıyorum şuraya. Eğer Diyarbakırım başka bir devletin projesinin “merkezi” olursa, memleketimin yıldızı olacağı yerde ben yaşayamam. Hoş, o zaman zaten hiç birimizi yaşatmazlar...
Böyle durumlarda hep aklıma şu sahne gelir.
Doğu Perinçek 12 Eylül sonrası konuşmalarında (bugün Kürt kimliği diye ortada gezenler, o zamanlarda Kürt diye birşey yok der iken...) kardeşliği savunduğu, yapılan baskılara karşı çıktığı için Diyarbakır Cezaevine konmuştu. Ziyaretine gittim. Koğuşta yaşlı bir dede ile yanyana oturmuşlar. Herkes önlerinden geçiyor ellerini sıkıyor, sarılıyor. Daha sonra Cezaevinin avlusunda yüzlerce kişi omuz omuza halay çekiyor. Ben de elbette. Birden halay durdu. Kürtçe birşeyler bağırıyorlar, zılgıtlar çekiliyor. Fellini’nin filmlerindeki gibi garip, etkileyici bir sahne...
Meraklandım. “ne oldu” diye sordum.
-Doğu Perinçek halaya girdi, onu selamlıyorlar...
Doğu Perinçek kim? Bir Türk siyasi parti başkanı.
Ama demiş ki “Bir Kürt vatandaşımız cehennemde kalırsa, bize cennet yasak!”
İşte bu kadar. Kucaklaşmanın sırrı burada. Güçlü ve başıdik Türkiye’nin de...
Hatta belki neden şimdi de Silivri kapılarını aşındırmamızın da...

Obama hayranlığı gençleştirir mi?

Bir gazetede yapılan söyleşide “Umut Tunç henüz 22 yaşında, Türkiye’nin en yaşı ileri partisi CHP’nin gençlik kolları başkanı... Genç Gandi” diye tanımlanıyor. 28 Haziran 2010’da atanan yeni başkan “Paciotti ayakkabıları ve krem rengi ceketiyle genç kızlar arasında heyecan yaratmayı” başarıyormuş.
Tunç, “Amerikan Başkanı Obama’yı nasıl görüyorsunuz” sorusuna şu yanıtı veriyor:
- Obama, dünyaya yeni bir ışık getirdi bence. ABD’nin o eski siyasetini kırdı. Obama’nın genç profili hoşumuza gidiyor. Dünyadaki değişime ayak uydurduğunu görüyorum. Liderlerin değişime ayak uydurması çok önemli. Tayyip Erdoğan’ın bilişim çağıyla ilgisi olduğunu söyleyemeyiz ama Obama’nın öyle bir etkileşimi var. Gençler izliyor Obama’yı. Ben de Obama’yı beğeniyorum.
Bu durumda CHP gençlik kolları “gençleşmiş mi” oluyor?
Dostluğumdan ve memleket kaygımdan soruyorum.

Açılım ithalat ve ihracatı

Gazetelerin ve televizyonların Ankara temsilcilerine “Kürt açılımı” konusunda bilgi verilirken gazetecilerden biri sormuş:
-Biliyorsunuz bölgedeki 4 ülkenin de Kürt sorunu var. Siz açılım yaparken diğer ülkelerle de görüşmek gerekmiyor mu? Bu işi tek başına Türkiye’nin yapması sonuç alır mı?
Bakan yanıtlamış:
-Kürt açılımını diğer ülkelere ihraç edeceğiz.
Olay ne kadar açık değil mi? Kendimizinkini bitirip ihracata başlayacakmışız.
Kimin adına ihraç edeceğiz acaba?
Dış politikamızın önemli sorusu. Hatta iç politikamızın da...
Projenin sahibi kimse onun adına. “Görevliyim” deyip duruyor ya, gizli anlaşma imzaladım deyip duruyor ya...
Yerli üretim olsa neyse, işleri ithalat ve ihracat. Arada komisyon cebe!


VAY ANASINA


AB ve Atatürk dönemi dış politikası

Yıl 1930. İngiliz belgelerinden anlaşılıyor ki Türk Cumhuriyeti’nin iç ve dış politikası adım adım izleniyor, daha doğrusu dikkate alınıyor. Art arda raporlar gidiyor.
Nasıl izlemesinler öyle bir Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri bakanı var ki bugünkülere hiç benzemez.
O zamanlar da Avrupa Federasyonu, Avrupa Birliği tasarıları var.
23 Haziran’da İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi George R. Clerk Dışişleri Bakanı Henderson’a yazdığı raporda Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın Meclis konuşmasını aktarıyor. Aras, Türkiye’nin amacının barışı korumak olduğunu, kendisine gönderilen her barış konferansına katılma davetini kabul ettiklerini, (metni İngilizce’den çeviriyorum. Lütfen kullanılan fiillere dikkat ediniz. ŞP), ancak her barış formülü diye adlandırılan konuda iki koşul ileri sürdüklerini vurguluyor. Herkese eşit muamele yapılacak, kimse kimseye bir dayatmada bulunmayacak, politik gruplaşmalar yalnızca felakete yol açar. İngiliz Büyükelçisi “Türkiye’nin barış içinde kendini geliştirmeye çabaladığını, ancak herhalde önerilen Avrupa Federasyonu’nda Türkiye’nin dışarıda bırakılacağını düşündüğü için” Aras’ın şöyle konuştuğunu yazmış: “Türkiye kendisinin temsil edilmediği bir toplantıda ya da bir kurumda alınacak hiçbir kararı tanımayacaktır!”
Bu rapordan bir süre sonra İngiliz büyükelçisi 24 Temmuz 1930’da Dışişleri Bakanı’yla “kısa bir görüşme yapma fırsatı yakaladığını” yazıyor.
Aras bu görüşmede de tavrını açık bir biçimde koymuş. Büyükelçinin ifadesiyle aktarıyorum:
“Ekselansları, Mısır’daki gerçek durumun ve Majestelerinin hükümetinin maksadının ne olduğunu öğrenme konusunda büyük sabırsızlık gösterdi. Ben de basında onun da gördüğünden daha fazla bir şey bilmediğimi, başka bir şey anlatamayacağımı, ancak Majestelerinin hükümetinin Mısır’ın içişlerine karışmamak, eğer Mısır üzerine düşen görevi yapmazsa yalnızca yabancıların hayatını ve mallarını korumak niyetinde olduğu konusunda teminat verebileceğimi söyledim.”
Büyükelçi, Aras’ın Avrupa birliğine kesinlikle karşı çıktığını söylüyor. Aras, böyle bir Avrupa Birleşik Devletleri’ni kurma girişiminin bir yandan Amerika’yı, ama bir yandan da Rusya ve Türkiye’yi hedef alacağını, böyle bir politikayı hiçbir zaman kabul etmeyeceğini vurgulamış. Bundan daha önce İtalya ve Rusya’nın Türkiye’nin yardımıyla daha yakın bir araya geldiğini görmeyi tercih ediyor. Büyük Britanya’nın da bu Avrupa birliğine kendini nasıl uygun gördüğünü de kavrayamıyor.
Sırada Amerikan Büyükelçisi beklediği için Tevfik Rüştü Ekselanslarının zamanı kısaymış, onun için bu ilginç tezini daha uzun konuşamamış. Ancak Briand’ın önerisi Ankara’dan çok az destek görecekmiş.
Evet, derin bir iç çekmesiyle bitiriyorum.
*Bilâl Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c.7, s.78-83