80 yıl öteden göz kırpan okullar: Köy Enstitüleri
“Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere” 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı yasayla açılmaya başlanan ve yedi yıl içinde eşit aralıklarla yurdun bütün bölgelerinde açılan 21 Köy Enstitüsü, eğitimle toplum kalkınmasının nasıl uyumla gerçekleşebileceğine ilişkin en özgün uygulamanın adıdır. Uygulamanın özgünlüğü, yalnız kendi eğitim tarihimiz için değil, dünya eğitim tarihi için de aynı değerdedir.
Kovid-19 salgınına karşı çetin bir kurtuluş savaşı verdiğimiz şu günlerde, güçlükleri yenmenin eğitim ayağında nasıl bir program olması gerektiğini 80 yıl öncesinin Köy Entitüleri’nde görme gereği doğmuştur yeniden. O günkü koşullar, “köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını” gerektiriyordu. Bu öncelikli amaç, kimi Enstitü karşıtlarının ya da bu kurumlara dudak bükenlerin sürekli yineledikleri gibi, köyü sonsuza dek köy, köylüyü de köylü tutmak için değildi. Bu okullardaki uygulamaya tutulacak her çaptaki mercek, o eğitim felsefesinin yurt ve dünya koşullarına uygun ne gibi dönüşümleri içereceğini de rahatlıkla gösterir. Enstitülerin baş mimarlarından İsmail Hakkı Tonguç’un diliyle söyleyelim: “İş için, iş ile, iş içinde eğitim!”
Yaşanan yerin köy, kasaba ya da kent olması fark eder mi? 21. yüzyıla gelindiğinde, örneğin Kepirtepe’deki, Çifteler’deki, İvriz’deki öğrenciler, karasabanla tarla mı süreceklerdi? Oralardaki öğretmenlerle öğrenciler, öküz için ağaçtan karasaban mı yapıyor olacaklardı bugün? İlke belli: İş! Yani akademik eğitimle iç içe geçen üretim, üretim, üretim! O anlayışın süre süre o günün karasabanından bugünün biçerdöverine, o günün demir işleme atölyesinden bugünün solunum cihazı üretilen fabrikasına bağlanmayı içerdiğini fark edenler, ellerini çabuk tuttular. On yıl içinde Enstitülerin defteri dürüldü. Toprağın anlamı yıllar içinde AVM ya da apartman parseli olmakla, biçerdöverin anlamı da çağdışı kalmakla özdeşleştirildi. Üreterek kalkınma ve bunun sağlayacağı mutluluk; NATO’ya, Dünya Bankası’na, IMF’ye bağlanıp uluslararası tekellerin pazarı olmaya feda edildi.
ÖNCELİKLİ UYGULAMALAR
Şimdiki salgınla birlikte oluşan iklimde “bir musibetin bin nasihatten evla olduğu” gerçeğiyle bir kez daha yüz yüzeyiz. Bir an önce bitmesini dilediğimiz bugünkü durumdan çıkarılacak sayısız derslerden yola çıkarak Enstitüler’den esinle zaman yitirilmeden okullarımızda öncelikle uygulanmayı bekleyen işler şöyle özetlenebilir:
Eğitimin içeriği bütünüyle bilimsel olmalıdır. Çünkü gerek toplumsal gerekse bireysel yaşamda “gerçek yol göstericinin bilim olduğunu” bugün yaşananlar bir kez daha göstermiştir. Bu kapsamda; bilim-sanat-zanaat-spor eksenli derslerin ağırlığı artırılmalıdır. Devlet okullarında 250 öğrenciye bir adedi düşen laboratuvarlar çoğaltılmalı, kullanımı etkinleştirilmelidir.
“Nitelikli-niteliksiz okul” ayrımına yol açan eşitliksiz, piyasacı, özelleştirmeci eğitim siyasası terk edilmeli; kamucu ve tüm kesimleri kapsayacak erişilirlikte nitelikli eğitim siyasası yaşama geçirilmelidir.
Ağırlıkları her bireyin ilgi ve yeteneğine göre değişen, ama şiirden müziğe, resimden öyküye, çizimden dramaya dek kişiliği besleyip güçlendiren birçok sanat dalı, eğitimin çekim gücüne dönüştürülmelidir.
İlgi alanına göre marangozluktan fidan dikmeye, yemek pişirmeden örgü örmeye dek birçok el becerisi edinerek yetişen birey, yaşamını üretimle varsıllaştırmanın yollarını bulacaktır. Dahası, bugünkü gibi olağanüstü koşullarda yaşamını sınırlı bir alanda sürdürmek zorunda kalacağı birkaç gün ya da ayı, ruhsal çöküntüye uğramadan geçirebilecektir.
Anaokulundan başlatılarak bütün eğitim aşamalarında uygulanacak etkili yöntemlerle (Enstitülerde olduğu gibi) her öğrenciye mutlaka okuma sevgisi, okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu, yaşamsal gereksinmelerle ilgili bilinçlenmenin yanında, bugünlerdeki gibi olağanüstü koşullarda, ev içinde zorlanmadan zamanı değerlendirmenin en etkili aracıdır. Yanına eklenebilecek yazma sevgisi, yazma alışkanlığı ise kimseye “boş zaman” bırakmayacaktır.
Siyasal beklentiler doğrultusunda gerçek gereksinimin kat kat üstünde açılan okullar teknik ve akademik okullara dönüştürülmelidir.
Kadrolu, sözleşmeli, ücretli öğretmen gibi ayrımcı, meslek onurunu zedeleyen uygulamalara son verilmeli; öğretmenler özlük, sosyal ve ekonomik haklarıyla gelecek kaygısından kurtarılmalıdır.
Yönetsel görevlere gelmede başat ölçüt, işe uygunluk olmalı; bütün eğitim bileşenlerinin görevlendirme ve yönetim süreçlerinde söz ve karar sahibi olması sağlanmalıdır.
Bütün eğitim kurumları yapı, derslik, altyapı ve donanım yönünden eksiksiz olmalıdır.
Her açıdan güçlü, karşılaşılacak sorunların üstesinden bilimle, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayla gelineceği bilinciyle vatan ve insan sevgisiyle donanmış kuşaklar yetiştirmek amaçlanmalıdır.
Özetle, üretimle özdeşleşmiş bir eğitim tasarımı, 80 yıl öteden bugünümüze ve geleceğimize göz kırpıyor.