Yandex
04 Nisan 2025 Cuma
İstanbul 15°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Sadece emeği değil duyguları da sömürdüler

Cumhuriyet’in kuruluşuyla bir halkın sesi notalara dökülür. Fakat 1980 Darbesi, bireycileşme ve yozlaşmayı beraberinde getirir. Kendi kültürünü de yaratır. Piyasa hazırlanır. Kapitalizm sadece emeği değil, artık duyguları da sömürerek kendine yönelecek enerjiyi bulmuştur

Sadece emeği değil duyguları da sömürdüler
Yunus Emre, Dadaloğlu, Köroğlu gibi Anadolu ozanları beylere isyan etti, sömürülen köylünün ve halkın sesi oldu.
IŞIL GÜRSOY / Müzik Öğretmeni

Sanat; nesnel gerçekliğin, estetikle yoğrulmuş halidir. Gerçek, üretildiği sınıfın gerçeğidir. Sanat ideolojiktir, sınıfsaldır. Sanatçı da içinde bulunduğu sınıfın ideolojisini üretir. Feodal dönemde sanat; iki ideoloji etrafında var oldu. Müzik, bu iki çelişmenin ortaya çıktığı en belirgin örneklerle doludur. Bir yanda üreten emekçi halkın isyanı olan ozanlar, diğer yanda köylünün emeğini sömüren beylerin, saraylarda ve konaklarda zevk ve sefanın sesi olan ustalar. Bu iki ideoloji Yunus Emre’yi, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu, Itrileri, Tamburi Cemil Beyleri, İsmail Dede Efendileri doğurmuştur.

“Zevk ve neş’e meclisinin

Gül fidanı yeşerirken

O gül yüzlü saki nerede

Bahar rüzgârı esmekte ama

Hoş kokulu Kevser şarabı nerede” diye dertlenir Itri.

Köroğlu’nun derdi ise zindanlara atılan halktır.

“Adamsan meydanda otur

İleri gel cevap getir

Melul melul olmuş yatır

Zindanda kullar iniler”

İsmail Dede Efendi saraydan,

“Yine bir gülnihal

Aldı bu gönlümü

Sim ten gonca fem

Bibedel ol güzel” diye seslenirken Dadaloğlu,

“Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet vermiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyerek sarayın sunduklarını değil, düzenin karşısında, ezilenin yanında olmayı seçmiştir.

Sadece emeği değil duyguları da sömürdüler - Resim : 1

DEVRİMLER ZAMANI

1900’lü yıllara gelindiğinde artık köylünün sabrı taşmaktadır:

“Benim bu gidişe aklım almıyor

Fukara halini kimse bilmiyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

Serdari halimiz böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akıbet dağılır elimiz bizim”

Kendisi göremese de Serdari’nin dileği olmuştur. Kısa çöp uzundan hakkını almıştır. Artık tek bir paşa vardır onlar için, Mustafa Kemal Paşa. Beylere, padişahlara isyanların türküleri, yerini kahramanlıklarını anlatan türkülere bırakmıştır. Çünkü kazananlar kahramanlar olmuştur.

“Çekerim çekerim gitmez kadana

Fransızın kurşunu değmez adama

Dönmezsem haber verin anama

De yeri yeri kumandalar yeri

Çetelerim gidiyor dönmüyor geri”

Gidenler geri dönmemiştir ancak kalanların daha yapacak çok işleri vardır. Devrimler zamanıdır, hem de “arasız” olmalıdır. Öyle emrediyordu devrimin önderi. Sarayın saltanatını, şeyhleri beyleri yıkan irade, “Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir.” diyerek sarayın sesini de susturmuştur. Devrim yapan milletin, müziği de devrimcileşmiştir. Hem de öyle kulaktan kulağa değil, bilimsel. Yurdun dört bir yanından çağlayan halkın sesi, Cumhuriyet’in yetiştirdiği sanatçıların ellerinde notalara dökülmüştür. Artık vatan için kan dökenlerin dillerinden, yüreklerinden dökülenler de kimsesiz değildir. Saraydaki sultanların methiyecileri değil, köylünün sesi duyulacaktır. Ne saray kalmıştır ne bey ne paşa çünkü artık milletin efendisi köylü olmuştur.

“Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine

Milletin her kazancı, milletin kesesine,

Toplandık has çiftçinin Atatürk’ün sesi

Toprakta savaş için ziraat cephesine

Biz ulusun varlığın temeliyiz, köküyüz,

Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz”

Sadece emeği değil duyguları da sömürdüler - Resim : 2

HALKIN SESİ SUSARKEN…

Ancak 1950’lerde başlayan “Küçük Amerika” olma hevesiyle, NATO’nun ülkemize girmesiyle ve Fullbright Eğitim Anlaşması ile beraber halkın sesi yavaş yavaş susturulur. Devrime giden taşları döşeyen Serdari’nin türküsünü dillendiren Ruhi Su cezaevlerine atılırken,

“Amerika, Amerika,

Türkler dünya durdukça,

Beraberdir seninle,

Hürriyet savaşında” şarkısının sahibi Celal İnce radyolarda yıldız olur.

Feodalizm bittiği yerden tekrar küllenmiştir ama bu sefer allanıp pullanarak çıkmıştır ortaya.

1980’lere geldiğimizde Milli Demokratik Devrimimiz ağır bir darbe yer. Dünya ekonomisiyle birleşme programı, Kemalist devrimle kurduğumuz Milli Devleti ve temelindeki milli ekonomiyi tasfiye etme yönünde yıkıcı uygulamalar gündeme gelir. Bu süreçte ABD güdümlü Gladyo-Mafya-Tarikat rejimi kurulur. Dünya ekonomisiyle bütünleşme programı çiftçiyi ve işçiyi kambur ilan eder. Artık efendilik üretenin elinden tekrar alınmıştır ve yine sömürenin eline geçmiştir. Feodal düzendeki sınıfların yerini ezilen emekçi ve ezen kapitalistler alır.

Ellilerden itibaren yavaş yavaş tahrip edilen kültürel değerlerimiz yozlaşmanın, bireyciliğin pençesindedir. Darbeyi yaratan koşullar her zamanki gibi yine dönemin sanatçısını ve sanatını da yaratır. Sanat yine sınıfsaldır ve sanatçı kendi sınıfının bulunduğu yerden ses verir. Bir yandan emekçinin içinden, kendinden gelen ses, diğer yanda kapitalist düzenin sesi. Bu sefer onları kollayan saray yok belki ama düzeni ayakta tutan serbest pazar ve onun piyasası vardır. Piyasa neyi koruyor kolluyor ise o pazarlanır. Kambur çiftçi, kentlere ucuz iş gücü olarak düzenin ona uygun gördüğü gecekondulara taşınır. Özelleştirmenin beyleri, üreticinin emeğini sömürmeye başlamıştır bile. Köyden tamamen kopamamış ama şehre göç ettirilen emekçi halk artık hiç bilmediği yaşam koşullarının ve kendisini ezen düzenin avucuna bırakılmıştır.

Kapitalizmin efendileri “Benim memurum işini bilir!” derken, onlar ne yaşamak zorunda bırakıldıkları şehirleri ne de sınıfını biliyordur. Kapitalizm, yeni kitle için, yeni bir kültür yaratma derdindedir. Yoksa emekçiler sınıfını bilinçlerine çıkarırlarsa tekrar işler tersine dönüverir, sömürü düzenini yıkabilirler. O nedenle sisteme uygun bir isyan merkezi oluşturmaya ihtiyaç vardır. Pazar kurulur, piyasa ayarlanır ve basılır düğmeye. Kapitalizm sadece emeğini değil, artık duygularını da sömürerek kendine yönelecek enerjiyi, yine kendisinin yarattığı bir araca akıtmayı başarır. Fabrikaların önünde, gecekondu mahallelerinde tezgahlar kurulur, boy boy afişler asılır. Gazeteler ve dergiler manşetlerinde satmak istenilen ürünü emekçinin gözüne sokar, hayatına akıtıverir.

“Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum

Ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum” diyen Orhan Gencebay sunulur önce.

Sadece emeği değil duyguları da sömürdüler - Resim : 3

YARIN DEVAM EDECEK...

Orhan Gencebay Müzik Sanat Yunus Emre
Yorumlar (7 yorum) Yorum yapmak için tıklayınız
Yükleniyor...